Ve Tatil Biter…
Tatilin son günleri hep zordur değil mi? Değil aslında. Eski günleri hatırlayıp, içinde küçük mutluluk pıtırcıkları hissedince neşeleniyor insan, yeniden başlasa da yeniden yaşasam diyor o ilk gün heyecanlarını…
Tatilin son günleri hep zordur değil mi? Değil aslında. Eski günleri hatırlayıp, içinde küçük mutluluk pıtırcıkları hissedince neşeleniyor insan, yeniden başlasa da yeniden yaşasam diyor o ilk gün heyecanlarını…

ilk okuduğum kitabı ‘nun masalları’ oldu,
okumadığım kitapları ise;
Şair Nigâr Hanım (İnceleme; İletişim Yayınları, 1998)
Halide Edib Adıvar (İnceleme; Şule Yayınları, 1999)
okumadım çünkü edebiyatseverlere bıraktım sanırım o kitapları..
çok kafa yorarak anlamaya çalıştığım sayfaları oldu acaba neyden bahsediyor ki diyerek,
hiç çaba sarfetmeden sadece cümlelerin nefis ahenginde gezindiğim zamanlar oldu,
kah başım otobüs penceresine dayalı kah battaniyeme gömülmüş herkese küsmüş zamanlarımda okuduğum..
ben niye böyle güzel böyle ağdalı böyle çok anlamlı cümleler kuramıyorum Allah’ım diye ufacık da olsa isyanlara girmişim,
kıskanmış olmanın verdiği gözü dönmüşlükten olsa gerek..
‘la’ adıyla 2008 yılında bir kitabı daha çıktı lakin henüz okumadım, en kısa sürede okumuş olurum inşallah,
nazan bekiroğlu serisine tekrar başlamak göründü bana yine..
mor mürekkebiyle mavi lalesiyle cam ırmağı cam taş gemisiyle..
‘üşengeç insan’
….
‘gece’
karanlığı sessizlikle parçaladı..susturdu herkesi fütursuzca..korkuturken korkan bi hali vardı..
dayanamadı gitti..sırası geldiğinde tekrar geldi..korktu, korkuttu ve yine gitti..
‘bir’
-kim o?
-senim!
‘anne’
en güzel sesin sahibi, en güzel yüzün sahibi, cennetin hali misali serilip bekledigi..
sıkı giyin üşütme sakın diye tembih etti ama ben de unutanlardan oldum..
‘kendim’
dün tanıştım kendimle, selam verdim tanımadı bile..kimsin die sordu senim işte dedim..
iyi değilsin sen git uyu görmeyeyim bir daha buralarda dedi.. dudağımdaki alaycı gülümseyişle peki dedim ve gidermiş gibi yaptım..
kandırdım yine kendimi..
‘huzur’
nutella kavanozunun dibini bulduğunda omuzlarından büyük bir yük kalktı..
artık çikolataya doymuştu..kuş gibi hafiflemişti..en sevdiği uykuya dalacaktı birazdan..gözlerinin içi gülüyordu..
‘saçmalık’
yazıp duruyordu..ne yazdığını bilmeden..çok da umrunda olmadan..
rastgele sıralıyordu harfleri yanyana koyunca neye benzeyeceklerini bilmeden..
olsun, yazası gelmişti bir kere ve tutamıyordu kendisini..
‘içim’
dil: bazen iç’ liyim bazen dış’ li, bir türlü içli dışli olamıyorum..
iç ses: içim dışım bir değil lakin her yere beraber gidiyoruz..
‘huysuz’
dilden gitmeyen acı tadın huzursuzluğu,
hafizanın kontrol edilememesi,
içteki sesin çığrından çıkması,
kendisiyle başa çıkamama ihtimali..
.ekil git benden..
‘soğuk’
eşofman üstüne giyildiğinde dahi büyük gelen hırkanın eteklerinin eşofman altının içine sokulma isteği..
ıhlamur kokusu sobanın üstündeki..güyümün hemen yanında yer alan çaydanlıktan çıkan..
mandalinadan nasreddin hoca yapılan zamanlar..
‘beyaz papyon’
küçüklüğümün kısıklı’ sındaki araba galerisinin adı..simdi yok..
Hepimiz insanız.
Sadece insan…
Kendini önemseyen, kendinden çok şey bekleyen, kendini düşünen…
Hepimiz aynı şeylere sahibiz: nurdan ruh, ateşten nefis…
Hepimiz beş duyumuzun içine hapisiz.
Hepimiz yaşıyoruz, mecburuz buna, teslim olmaya mecburuz.
Ve hepimiz mecbur olmak kavramından az buçuk nefret ediyoruz.
Hepimiz gerçeği yaşıyor, hayallere sarılıyoruz.
Hepimiz hayatı dramatize ediyoruz. Sanki bizi izleyen yaratıcı için bir sinema filmi çekiyoruz. O, perde arkasını görmüyormuş gibi davranıyoruz bazen. Kendimizi inkar ederek görüntüde kurtulmaya, istediğimiz biri gibi olmaya çalışıyoruz.
Ve başarısız oluyoruz.
Sonra bu başarısızlıklarımıza üzülüyor, kendimize ve istediğimiz gibi olmamıza engel olan Dünya’ya kızıyoruz.
Halbuki eğer filan yerde olsak ne kadar mükemmel biri olacağız. Ya da filanca kişi ile olsak…
Hiç pişman olmayacağız, hiç mutsuz olmayacağız…
Sonra hırslanmaya başlıyoruz. “Hayır, kendi kendimize de mutlu olabiliriz, pişmanlık olmadan yaşayabiliriz.”
Ve yüreğimiz mutsuzluklar içinde çürüse, yada pişmanlıkla alev alev yansa da “Hayır mutluyum!” diyoruz. Daha da ileri gidip “Ben pişman olacağım bir şey yapmam, asla pişman olmadım, olmam!” diye küstahlıklar bile ediyoruz.
Yalanlar gerçekleri örtüyor sanıyoruz,
Ama örtmüyor…
Hiçbir yalan gerçeği yok edemedi hiçbir çağda,
Edemiyor…
Hiçbir yalan gerçeğin verdiği tatmini veremeyecek, ki vermiyor;
Tatminsizlikler artıyor, büyüyor beklentiler, istekler.
Teslimiyet bile kendimizden kaçmak için bahane oluyor sonunda.
Kaçtığımızı sanıyoruz.
“Başarıyorum” diyoruz “Var mı benim gibisi!”
Kendimizle gurur duyuyoruz.
Vardığımız yer içler acısı sonunda…
Sadece mecburiyetler kalıyor hayatımızda. “Yaşamak” kalıyor, mutluluklarla dolu olması gereken “ömür” vadeli hesabında…
İçimiz acıyor…
Nefret ettiğimiz mecburiyetler sonunda sebebimiz oluyor.
Kısır bir döngü başlıyor, yaşamayı yüceltiyoruz. Mecbur olduğumuz“yaşamak”’ı tercihimiz yapıyoruz. Göze aldığımız en büyük tehlike, mecburiyetimiz oluyor. Onu tercih ediyor (!) ve ona sanki ödülümüzmüş gibi sarılıyoruz.
Sanki yaşamamayı gerçekten tercih edecek cesarete sahipmişiz gibi… “Artık yaşamak istemiyorum”’lar bile mecburiyetten söylenmemiş sözler değilmiş gibi…
Hayat sinemasında güçlü rolü oynuyoruz.
Ama aslında acizliklerimize ağlamak geliyor içimizden, ve bunu bile yapamayacak kadar aciz olduğumuzu göremiyoruz…
Takvim yapraklarına tutunuyoruz, sanki tutunmazsak düşecek, öleceğiz… Sanki biz tutunduğumuz sürece o yapraklar çoğalacak…
Fırsatlar kaçırıyor ve pişman olmayı umursamıyoruz. Pişmanlığı bile göze alamayacak kadar korkağız. Korktuğumuzu kabullenemeyecek kadar da kibirli…
Oysa kimi kandırıyoruz ki?
Sadece insanız…
Düşünüyorum ben:
Önce bunu kabullenmek lazım, insan olduğumuzu kabullenmeli önce. Pişmanlıkları, keşkeleri, hataları, sonları göze almalı.
Yarına hayatta olmanın bile garantisi yokken nasıl beklenebilir ki yanlış yapmama lüksü?
Hata yapılmalı, pişman olunmalı, özür dilenmeli, ders alınmalı… Mükemmel “insan” hatasıza eşit olmadı hiçbir zaman…
Sonlardan korkmamalı, sonlara alışmalı…
Sonları sevmeli hatta…
Nasıl olsa bitecek diye başlangıçlar yok edilmemeli…
Cesur olmalı, risk almalı, kayıpların arkasından yas tutmak yerine yenileri için çalışılmalı…
Giden geri gelmeyecek sözü bizi üzecekse üzüntümüz kaçırdığımız başlangıçlar için olmalı…
Kendini olduğu gibi sevebilmeli, kabullenebilmeli…
“Sadece bir insan olduğunu unutmamalı”…
~CE_Sum~
*Hominem te memento: Sadece bir insan olduğunu unutma
Yolda herhangi biriyle dahi karşılaşmamız tesadüf değilse ki, hakikaten öyle, o zaman hayatlarımızdan gelip geçenler birer tesadüf eseri düşmemişlerdir önümüze. Rabb-i Rahim çabucak öğrenelim diye, “yaşayarak öğrenme” ilkesiyle bütün zerrelerimize yaşatır öğrenmemiz gerekenleri. Kâh kırılırız, kâh dökülürüz ama öğreniriz. Bize uğrayanlarda hakikatleri öğrenirken bize ihsan edilen “materyal”ler gibidir. Vazifesini tamamladıktan sonra, başka öğrencilere devredilir.
Belki de bir “materyal” kadar anlam yüklenmeli insanlara. Bundan ne öğrenebilirim diye bakmalı. Belli ki oynadığımız zamana karşı, şu kısa zamanı, ömrü, duyguları sınırlarda yaşayarak tüketmemeli.
ZKA
Blog’daki ilk yazım olacak bu. O yüzden biraz sohbetvari olsun dedim.
Uzun, karmaşık cümlelerle meram anlatmayı oldum olası sevemedim. Gerektiği zamanlar, mekanlar, öyküler oluyor elbette ama böyle sade, yalın ifade etmek bazı şeyleri, çok daha samimi geliyor bana: artistik kaygı olmadan yaşamak, konuşmak, yazmak…
Ne kadar süreceğini bilmediğim bir yolculuğa çıkıyorum gemim ve üç tayfamla… Eşlik edin istiyorum.
Her insan kendi içinde, kendi ömrü boyunca sürecek bir yolculuğa çıkar aslında. Bazıları okyanuslar geçer, bazıları göğün mavi beyazına karışır, bazıları uçsuz bucaksız yollar aşar ya da durmadan dinlenmeden koşar. Mekanlar zamanlar ayrı da olsa, değişmeyen tek kavramdır yolculuk. Ben de buna güveniyorum seyir defterimi size açarken. Bu ortak yön birbirimizi anlamamızı sağlayacak olan şey: hepimiz yolcuyuz.
Hepimiz kah kurtulup kah kaybolarak, düşe kalka ilerliyoruz kendi yolumuzda. Durup düşünmeye vaktimiz de olmuyor çoğu zaman. Konuşmadan anlaşılmak, anlatmadan kendimizi duymak istiyoruz. Doğal bu, çünkü hepimiz az buçuk yorgunuz. Zor zanaat bu “yaşamak”… Ama bazen, rüzgarlar duruluyor. İşte o zamanlar da dinlemek de konuşmak kadar büyük bir zevk oluyor. Ben kendimi dinliyorum çoğu zaman. Başkaları konuşsa da kendimi dinliyorum. İhtiyacımız olan tüm cevaplar bizde saklı çünkü.
Bu önsöz için yegane tavsiyem:
Soruları başkalarına sorun, ama bırakın cevapları içinizdeki ses versin. Zaten siz duymasanız da o her şeyi dinliyor. Her yerden sizinle konuşuyor. Okuduğunuz bir yazıda, dinlediğiniz bir şarkıda, pencereden gördüğünüz hayatlarda… Siz şüpheye düşseniz de o her zaman ne istediğini biliyor aslında. Dinlenmek için yapılması gereken tek şey, neye ihtiyaç duyduğunu doğru anlayabilmek. Ve en büyük yetenek de bu olsa gerek.
Kendi yolculuğunuzda size cesaret dilerim. Sadece buna ihtiyacınız olacak…
~CE_Sum~