Hominem Te Memento*
Hepimiz insanız.
Sadece insan…
Kendini önemseyen, kendinden çok şey bekleyen, kendini düşünen…
Hepimiz aynı şeylere sahibiz: nurdan ruh, ateşten nefis…
Hepimiz beş duyumuzun içine hapisiz.
Hepimiz yaşıyoruz, mecburuz buna, teslim olmaya mecburuz.
Ve hepimiz mecbur olmak kavramından az buçuk nefret ediyoruz.
Hepimiz gerçeği yaşıyor, hayallere sarılıyoruz.
Hepimiz hayatı dramatize ediyoruz. Sanki bizi izleyen yaratıcı için bir sinema filmi çekiyoruz. O, perde arkasını görmüyormuş gibi davranıyoruz bazen. Kendimizi inkar ederek görüntüde kurtulmaya, istediğimiz biri gibi olmaya çalışıyoruz.
Ve başarısız oluyoruz.
Sonra bu başarısızlıklarımıza üzülüyor, kendimize ve istediğimiz gibi olmamıza engel olan Dünya’ya kızıyoruz.
Halbuki eğer filan yerde olsak ne kadar mükemmel biri olacağız. Ya da filanca kişi ile olsak…
Hiç pişman olmayacağız, hiç mutsuz olmayacağız…
Sonra hırslanmaya başlıyoruz. “Hayır, kendi kendimize de mutlu olabiliriz, pişmanlık olmadan yaşayabiliriz.”
Ve yüreğimiz mutsuzluklar içinde çürüse, yada pişmanlıkla alev alev yansa da “Hayır mutluyum!” diyoruz. Daha da ileri gidip “Ben pişman olacağım bir şey yapmam, asla pişman olmadım, olmam!” diye küstahlıklar bile ediyoruz.
Yalanlar gerçekleri örtüyor sanıyoruz,
Ama örtmüyor…
Hiçbir yalan gerçeği yok edemedi hiçbir çağda,
Edemiyor…
Hiçbir yalan gerçeğin verdiği tatmini veremeyecek, ki vermiyor;
Tatminsizlikler artıyor, büyüyor beklentiler, istekler.
Teslimiyet bile kendimizden kaçmak için bahane oluyor sonunda.
Kaçtığımızı sanıyoruz.
“Başarıyorum” diyoruz “Var mı benim gibisi!”
Kendimizle gurur duyuyoruz.
Vardığımız yer içler acısı sonunda…
Sadece mecburiyetler kalıyor hayatımızda. “Yaşamak” kalıyor, mutluluklarla dolu olması gereken “ömür” vadeli hesabında…
İçimiz acıyor…
Nefret ettiğimiz mecburiyetler sonunda sebebimiz oluyor.
Kısır bir döngü başlıyor, yaşamayı yüceltiyoruz. Mecbur olduğumuz“yaşamak”’ı tercihimiz yapıyoruz. Göze aldığımız en büyük tehlike, mecburiyetimiz oluyor. Onu tercih ediyor (!) ve ona sanki ödülümüzmüş gibi sarılıyoruz.
Sanki yaşamamayı gerçekten tercih edecek cesarete sahipmişiz gibi… “Artık yaşamak istemiyorum”’lar bile mecburiyetten söylenmemiş sözler değilmiş gibi…
Hayat sinemasında güçlü rolü oynuyoruz.
Ama aslında acizliklerimize ağlamak geliyor içimizden, ve bunu bile yapamayacak kadar aciz olduğumuzu göremiyoruz…
Takvim yapraklarına tutunuyoruz, sanki tutunmazsak düşecek, öleceğiz… Sanki biz tutunduğumuz sürece o yapraklar çoğalacak…
Fırsatlar kaçırıyor ve pişman olmayı umursamıyoruz. Pişmanlığı bile göze alamayacak kadar korkağız. Korktuğumuzu kabullenemeyecek kadar da kibirli…
Oysa kimi kandırıyoruz ki?
Sadece insanız…
Düşünüyorum ben:
Önce bunu kabullenmek lazım, insan olduğumuzu kabullenmeli önce. Pişmanlıkları, keşkeleri, hataları, sonları göze almalı.
Yarına hayatta olmanın bile garantisi yokken nasıl beklenebilir ki yanlış yapmama lüksü?
Hata yapılmalı, pişman olunmalı, özür dilenmeli, ders alınmalı… Mükemmel “insan” hatasıza eşit olmadı hiçbir zaman…
Sonlardan korkmamalı, sonlara alışmalı…
Sonları sevmeli hatta…
Nasıl olsa bitecek diye başlangıçlar yok edilmemeli…
Cesur olmalı, risk almalı, kayıpların arkasından yas tutmak yerine yenileri için çalışılmalı…
Giden geri gelmeyecek sözü bizi üzecekse üzüntümüz kaçırdığımız başlangıçlar için olmalı…
Kendini olduğu gibi sevebilmeli, kabullenebilmeli…
“Sadece bir insan olduğunu unutmamalı”…
~CE_Sum~
*Hominem te memento: Sadece bir insan olduğunu unutma
