YıldızDer Blog

YıldızDer mezunlarımızdan yazılar, notlar, kişisel yorumlar

Hasretim Çocukluğuma…

June16

Vakit ikindi… Gökyüzünde güne veda etmeye hazırlanan haziran güneşi… Pencere kenarında masmavi gökyüzünü izlerken kulağıma çarpan çocuk cıvıltıları beni seyre daldığım gökyüzünden alıp mazime, çocukluk yıllarıma götürüyor. Yüreğim hasretle öyle bir yanıyor ki, sanki o an duyduğum sesler kulağıma değil yüreğime çarpıyor… Çarptıkça yüreğim acıyor…

Çocukluğum, masumiyetin, saflığın, temizliğin zirvede yaşandığı yıllar düşüyor gözlerimin önüne… Sevginin yürekten, masumca yaşandığı yıllar… Arkadaşlıkların, dostlukların bir kalemde silinemediği o güzel günler… Anılar tülleniyor bir bir gözümde… Kimi zaman dostlarımızla oynadığımız oyunlarla eğlenirken, kimi zaman düşerdik de dizimizin acısı ağlatırdı bizi… Kaybettiğimiz oyuncakların hüznü sarardı kalbimizi… Muzırca yaramazlıkları severdik ama annemizin bir bakışı yeterdi bize çiçek olmamız için…

O zamanlar bilmezdik yetişkinlerin dünyasını… Biliyor sanırdık ama kendimizi… Ne de özenirdik onlara… Annem hatırlatır durur ufacık bir çocukken “Ah ah bir büyüsem” diye evin içinde dört döndüğümü, şimdi  “keşke çocuk kalsaydım…” diye her inleyişimde… O zamanlar nereden bilebilirdim ki yetişkinlerin dünyasını… Söyledim ya sadece bildiğimizi sanırdık… Bilemezdik, bilemezdim o dünyada nefretin sevgiye galip geldiğini… Bilemezdim oyuncaklarla oynamak yerine, insanların yürekleriyle, hayatlarıyla oynandığını… Dost diye güvendiklerimin, değer verdiklerimin söz konusu kendi çıkarları olduğunda, bana dışarıdaki bir insandan daha yabancı olabileceğini tahmin bile edemezdim büyümeyi arzularken…

O zamanki masumane düşüncelerim zihnime aktığında mazi ırmağından, sadece buruk bir tebessüm beliriyor şimdi yüzümde… Ne sanırdım küçük bir çocukken… Dizimdeki yaranın acısı en büyük acı… En sevdiğim oyuncağımı kaybetmek başa gelebilecek en büyük felaket… Şimdi “keşke” diyebiliyorum sadece… Kocaman bir “keşke”… “Keşke” derken bir kez daha sızlıyor yüreğim öyle içten, öyle derinden… Yine akıyor gözyaşlarım ben istemesem de… “Niye ağlıyorsun?” diyor kadifemsi, sevgi ve şefkat dolu bir ses… İçimden o an “Oyuncağımı kaybettim anne bulalım yalvarırım… Düştüm dizim acıyor anne, öp de geçsin olmaz mı?” diye haykırmak geliyor ama nafile… Oyuncağımı değil, sevdiklerimi kaybettim… Acıyan dizim değil yüreğim… Ve susmayı seçiyorum… Gözyaşlarımı içime akıtmayı… Düşünüyorum da yıllar olmuş bir çocuk gibi masumca ağlamayı unutalı… Gözyaşlarım bile kirliyken hangi masumiyetten bahsedebilirim ki… O an dilim yine dönüyor gayr-i ihtiyari “Keşke hep çocuk kalsaydım, acı nedir tatmasaydım…”

mavigul - konuk yazarlar

içimden geldiği gibi…

June7

Cesur olmalı insan… Hayatla ölüm arasında kaldığında yaşamayı seçecek kadar cesur… Karşılıksız sevebilecek kadar… Hasretin, acının, ümitsizliğin kollarında bulduğunda kendini, kendine rağmen yaşayabilecek kadar cesareti olmalı insanın…

Korkmamalı kaybetmekten… Hayal kırıklıklarından… Çevresindeki acımasız davranışlara, haykırışlarına kulak tıkayan insanlara rağmen gülümseyebilmeli hayata… Her düştüğünde kendini kaldıracak bir el bulamasa da kalkacak gücü kendinde bulabilmeli kendisini kimin hiç kaldıracağını düşünmeden… Hatalarıyla, korkularıyla, itiraf etmekten kaçındığı tüm gerçeklerle yüzleşebilmeli… Sitem etmek yerine başına gelenlere, ders çıkarmalı yaşadıklarından… Ve unutmamalı tecrübenin acımasız ama en iyi öğretmen olduğunu…

Yalnızlık ürkütmemeli beşeri… İçinde hissetse de hep bir şeylerin eksikliğini hatırlamalı her daim insanların yalnız doğup, yalnız yaşayıp, yalnız öldüğünü…  Öğrenmeli insan kendi kendine yetebilmeyi… Düşünmeli kendisini neden yalnız hissettiğini, kendisine şah damarından bile yakın bir Rabbi varken…  Fark etmeli Rabbinden uzak düştüğü her an yalnızlığa bir o kadar yaklaştığını…

Ve en önemlisi yaşayabilmeli, ümitle bakabilmeli hayata her şeye rağmen, kendine rağmen… Ve bilmeli kaçışların çare olmadığını…

mavigul - konuk yazarlar
yeni yazar kayit ve eski yazar giris