YıldızDer Blog

YıldızDer mezunlarımızdan yazılar, notlar, kişisel yorumlar

Yabancı

December9

Bu günlerde daha sık bakıyorum aynaya. Karşımda gördüğüm yüze alışmaya çalışıyorum. Halbuki yansımamda yeni hiçbir şey yok. Her şeye aşinayım, her bir çizgisine, her bir hattına yüzümün. Bu denli ezberim bir suretin nasıl olup da bana bu kadar yabancılaştığını çözebilmek zor.

İkinci kez görüyorum böylesi yabancı bir yüz. İlki sendin ve seni tanıyamadığım o ipe sapa gelmez anlarda en kötüsünün bu olduğunu düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki, değilmiş. Ve gözlerime senden daha yabancı gelen bu yüzün nedeni de yine sensin ne yazık ki…

Yazık, çünkü sorumlusu ben olsam, “benim yüzümden” dediğim anlarda yalan söylediğimi bilmenin kıskacında sıkılmasa yüreğim, kendimi cezalandırır ve yükümü hafifletirdim. Oysa ne kadar sık suçlarsam suçlayayım kendimi, değişmiyor. Kalbimdeki kanın sorumlusu adaletin kılıcı değil, akrep kadar acımasız bir gerçeğin kıskaçları.

Seni de suçlamıyorum. Suçlu değilsin çünkü. Kendin olmaktan başka ne yaptın ki?

İşte böyle diyorum kendi kendime ve kendimi anlatmak istemediğim herkese. Düşünmekten soluk almayı unuttuğum anlarda, bana küçük mutluluklarla suni teneffüs yapan hayata teşekkür ediyorum önce, sonra da ciğerlerime tıkıştırılmış havayı yine seni aklamak için harcıyorum.

Ama biliyorum ki bir gün gelecek, bugünümü hatırlayamayacak kadar değişmiş olacağım yine. Arkası gerçeklerden kaçamayalım diye kapkara sırlanmış o camlarda, alışmaya çalıştığım başka bir yansıma olacak; gülümseyen, ağlayan, kızan veya küsen… Ben suretimi katman katman soyup, özümden ibaret bir çıplaklık içinde kalmadıkça böyle sürecek bu…

Küçük bir çocukken, her sene uzayan boyum yüzünden çok sevdiğim giysilerim, ayakkabılarım üzerime olmaz hale geldiğinde nasıl da üzülürdüm, belki hatırlarsın. Bu üzüntüydü işte beni büyümek ve hep küçük kalmak arasında bırakan… Çünkü küçülen giysiler neleri kaybedeceğimin sembolü olarak dururlardı karşımda. Hal diliyle şöyle derdi her biri: “Senin değiliz artık. Bir daha da olmayacağız. Israr etme, komik görünmek istemezsin…”

Şimdi de benzer bir duyguyla hüzün damlatıyorum yanaklarıma. Tek fark, sen benim için küçülen bir giysi değil, günü geldiğinde giymek için sandıklarda saklanan, fakat giyilemeden lekelenen, yırtılan, yok olan bir elbisesin. Sandığımdayken bana güç ve umut veren, hiç küçülmeyeceğini, hep benimle olacağını sandığım bir elbise…

Kaybolan hayaller gibi… Çocukluğun masum, uçarı, gerçeklerden bihaber, neşe içinde yüzen anları gibi… Bir daha gelmenin bir yolu yok. Ne ben gel diyebilirim sana, ne de sen daha yakına gelebilirsin şu an olduğun yerden. Acı olan şu ki, daha fazla da uzaklaşamazsın. Aklıma nakşedilmiş anılarla prangalısın hayatıma…

Benimse iki tanıdık yüz var kaybettiğim:

Biri sen…

Öteki ben…

Her şeyi boş ver de, esas neyi merak ediyorum biliyor musun?

Acaba sen de görüyor musun benim gördüğüm yabancıları?

Peki, onlarla yüzleşecek cesaretin var mı?…

~CE_Sum~

“O” Kim miydi?

December4

O mu?

Nasıl anlatmalı bilmem ki…

Hem baktığınız her yerde varlığını suratınıza çarpardı,

Hem de yoktu…

Hele bir gitsin, tek bir zerre bile bırakmazdı geride.

Elinde değil, ne yaparsa yapsın böyleydi bu…

Yazarken bile harfleri o kadar çekingen, o kadar uçucuydu ki; sanki okunmaktan korkardı kelimeleri…

Bir gün sormuştum: “Nasıl kendine çekildin bu kadar?”

“Unuttum…” demişti.

“Hatırlamıyorum şimdi.”

“Bir sabah güneş doğdu gözyaşlarımın üzerine;”

“Ve bir daha batmadı.”

“İçimden geçip gitti;”

“Gözyaşlarımdan geçip gittiği gibi…”

“Arkanda her zaman bir gökkuşağı görmem bundan demek” dedim.

Sadece gülümsedi…

Herkesi kendisi yapan şey karanlıklarıdır.

Gölgesidir…

Onun gölgesi yoktu.

Kendini hiçlikte eritiyordu…

Onu varlıkta tutan her neyse kaybetmişti sanırım.

İnsan ters bir şişe. Mantarı çıktı mı bir kez, içinde ne varsa birikmiş, biriktirilmiş, akıp gider. Engel olamazsınız.

O da tutamamıştı biriktirdiklerini…

Her gün yeniden doluyordu ama artık hamallığını yapamıyordu bunların, istese de…

Hiç bu kadar hızlı değişen birini görmemiştim.

Bu kadar hızlı yara alıp sonrada kendini tamir eden…

Bu kadar kolay unutan o yaraları ve hançerleri…

Bu kadar kolay vazgeçen…

Doğru muydu yoksa yanlış mıydı yaptığı?

Kim bilir…

Zaten bir tek doğruya inanırdı o.

“Gerisi sudaki yansımadır…” derdi.

Hiçbir zaman kanıt bulamadım anlattıklarının doğruluğuna.

Ama biliyordum hep gerçek olanın o olduğunu…

Bir şekilde kendimi kendime en yakın hissettiren şeydi çünkü.

Neden bilmem, öyleydi işte…

Bazen merak ederdim;

Nasıl bir şeydi acaba kendini “hiç”te bulmak?

“Merak edilecek bir şey değil.” dedi.

“Belki şimdiden bir an sonra, belki ölümüne bir nefes kala…”

“…sen de kaybolacaksın.”

“İnsan bunun için doğmuş olamaz!” dedim ona.

“Hiçlikte imkansız yok ki…”

“Orada her şey mümkün.”

Anlardım ne demek istediğini. Hissederdim…

Ama anlat deseler, anlatamazdım…

Mümkün değildi bu.

Size kendini ancak o anlatabilirdi…

Bir kez kalbinizi ellerine vermeniz yeterdi. Size geri verdiğinde bambaşka bir şey olurdu aldığınız.

Hem tanıdıktı, hala sizindi o, yabancılık çekmezdiniz;

Hem de farklıydı. Başka hissederdiniz.

Sonra kalbinizde değiştirdikleri gözlerinize, ellerinize, dudaklarınıza yayılırdı.

Daha başka görür, dokunurdunuz.

Daha başka susardınız…

Dünyada ondan başka tek bir şey bunu bir kalbe yapabilir.

Aslında benim için ikisi de aynı şeydi.

Aşk O ydu, O aşktı.

Aşık değildim. O aşkın kendisiydi. Seven ve sevilenin tümüydü.

Ve ben onu gerçekten tanıdığımda anladım, tüm Dünya’nın Güneş’in ve Dolunay’ın aslında nasıl da tek bir şeyden ibaret olduğunu…

 

“Tayfaların Cevapları”ndan…

~CE_Sum~

Hayat Ağacı ve Ümit Paçavraları

October11

Kendi dehlizlerimde kayboluyorum…
Bu yolculuğa çıkmak için çok geç kalmış olmalıyım ki artık vurdumduymazlığım yetmiyor kendimi anlayışla karşılamaya… Çocuksu bencilliklerim yetmiyor kendimi haklı çıkarmaya…

Boyum sadece birkaç milimetre… Çünkü eskiden küçük olan kusurlarım artık kocaman görünüyor. Belki de kusurlarım gerçekten büyüktü ve ben aslında onların küçük olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum… Gözlerimle değil egolarımla bakıyordum belki de tüm dünyaya…
Sarhoş gibiyim ve ayıldığımda her hareketimden pişman oluyorum artık. Tek bir adım atmak bile sonsuz vicdan azaplarına sürüklüyor sandallarımı…
Korkuyorum şimdi kendimden. Acizliğimden, öfkemden, nefretimden.
Korkuyorum: bataklıklarımdan, fırtınalarımdan, çamur ve yağmurdan.

Yürüyecek yol, varılacak liman yok.
Engin bir okyanus, sonsuz bir gece…
Ay yok, yıldızlar yok. Orada bir yerde olduklarını biliyorum, ama göremiyorum.

Eskimiş, nazarlarım yüzünden aşınmış kelimelerime bakıyorum.

“…
Ümit taşıdığımız ağır yüklerden biri. Bir çok insan bilmez ama, bizi asıl üzen ümitlerimiz. “Belki de olur”lar bize ne kadar çok şeye mal oluyor aslında.
Hangimiz belki demiyoruz ki? Hangimiz kendimizi teselli etmek için kuracağımız cümleleri ihtimallerin gri dünyasında aramıyoruz? Belirsizlikleri aşmak isterken ümitlerin pususuna düşmüyor muyuz hiç? En zor anlarımızda, “belki”ler pusuda beklemiyor mu bizi?
Kaç kere olmayacağını hissettiğiniz fakat olmasını istediğiniz bir şey için “ya olursa”lara tutundunuz? Ve başarısız olduğunuzda da zaten belliydi demediniz mi? “Belliydi”, bunu o anda kabullendiniz, hatta bu da sizin için bir teselli oldu, şaşkınlıktan kurtardı belki. Peki madem belliydi neden inatla denemeye devam ettiniz?

Peki gerçekte olacağına inanmadığın, içinde birşeyin itiraz ettiği ümitlere sarılmanın anlamı ne? Yarın ölmeme ihtimali kadar sıkı sarıldığın bir yalancı ümit biliyormusun? Ümitlerimiz bizi tuzağa düşürüyor. İyi olacağına inanmak iyiyi istemek başka birşey, ama öyle olacağını düşünerek ters durumu gözardı etmek tamamen farklı bi durum.
Biz ümit ederken bunu yapıyoruz
Öyle olmasını istediğimiz şeylere ümitler besliyoruz ama oraya gidecek yolu düşünmüyoruz.
Maal olacaklarını umursamıyoruz bile çoğu zaman”

Ve karamsarlığın farklı katmanlarını farklı zamanlarda yaşadığımı anlıyorum.
Belki de cüretkarlığımın cezasını görüyorum…

Üç duyumu kaybettim şimdiden. Önce tatlar ve kokular terk etti varlığımı. Aşk tadını kaybettim, sonra da sevincin kokusunu. Ağzımda bir kül tadı var şimdi. İçimdeki yangınlardan kalan küller savruluyor sözlerime. Hepsi gri bu yüzden, hepsi muhataplarını kirletiyor. İnce bir toz örtüsünde kayboluyor beni dinleyenler. Ve bir aksırıkla savuruyorlar cümlelerimi….
Ve gözlerim körleşiyor artık. Yalancı bir karanlıkta kayboluyorum. Önümdeki perdeyi tırnaklarımla yırtmaya çalışıyorum ve ellerimin uzanabildiği her şey yara içinde kalıyor… Daha yakında, daha yakında arıyorum dünyamı örten o siyah atlası… Gözkapaklarım kan içinde…
Tüm dünyam siyah ve kırmızı.
Dünyam kan ve karanlıktan ibaret.

Sadece sesler var. Fısıltılar, çığlıklar, kahkahalar…
Hiçbiri benim aradığım ses değil.
Hiçbiri benim sesim değil.
Artık konuşmuyor içimin sakinleri. Beni yeniden terk etmişler.
Oysa onlara ihtiyacım var. Bana kendimi anlatmalılar.

Sadece dokunabiliyorum; yumuşak, ılık, rüzgar almayan kuytu bir köşe bulmaya çalışıyorum. Dinlenebileceğim, bir mum yakabileceğim… Belki de içimdeki benler soğuğumdan kaskatı kaldılar, belki bir köşede onları bulmamı bekliyorlar, hayır, kaybedecek hiç zamanım yok. Koşmam gerek…
Ama koşamıyorum, hatta yürüyemiyorum. Çünkü ayaklarım yere basmıyor. Soğuk ensemi tutuyor…
Düşüyorum…

Güneş batalı çok oldu…

Hayat binyıllık kurumuş bir çınar ve ben ümit paçavralarımı bağlayacak bir dal bulamıyorum…
Gözyaşı denizinde gemilerim batıyor.
Su alıyorum…

Beyaz kelebeklerimi arıyorum… Beni ancak “O” kurtarabilir, biliyorum…

Sadece çabuk olmasını dileyebiliyorum…

 

Sonsuz denizde pusulasız kalan bir Kaptan’ın seyir defterinden

 ~CE_Sum~

Şiir Tadı

May23

Selçuk Yöntem’in bir şiir albümü olduğunu yeni öğrendim. Sesinden çok şiir dinlemiştim -youtube, facebook sağolsun- ama albüm halinde olduğunu bilmiyordum. Google ile interneti birazcık kurcalayınca gördüm ki tam 13 şiirlik bir albümü var Selçuk Yöntem’in. Üstelik baya da eski. Hemen edindim bir tane. Şimdi sabah akşam onu dinliyorum.

Eşsiz bir ses tonu, şiirler ve müziğin uyumu da muhteşem. Favorin hangisi derseniz tek bir şiir söylemek çok zor ama iki tanesini burada özellikle yazmak istiyorum. Birincisi albümdeki ilk şiir: “Amorti”

Biletimi,
Kör bir piyangocunun
Titreyen ellerinden çekiyorum
Savrulmuş hayatıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikramiye bana!

Sen’lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
Sen’lerden örülmüş o duvara tutunarak
Yalnızlıklardan kaçıyorum güya
Yalnızlıklarıma birer davetiye gönderirken

Ben o sen’leri bölüyorum
O sen’ler beni
Bölük pörçük hayatımı
İliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!

Yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
Kendimi dövmekten geliyorum
Bir iş dönüşü saati
Yorgunum, bitkinim
Dargınım kendime!

Cevapları kendi içinde saklı sorguların
Binlerce soruya gebe bakışlarında
Bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
Sürüklüyorum kendimi
Bir kaplumbağanın “evim” dediği heyecanda
Taşıyamıyorum artık bedenimi!

Kendimi ispiyonluyorum
Bir casusun kurşuna dizilme hakkını
Görebilmek için kendimde

Terazi burcundan gündönümlerinde
Akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
Kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
Ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim

Ah!
Göz özü görmeyen bir havada
Fareli köyün kavalcısını arıyorum:
Ömrümün kalan kısmına hükümlü
Peşinatsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
Dökmesi için denize!
 

Reha Yünlüel’e ait şiir, Selçuk Yöntem’in yorumuyla bambaşka bir büyüye kavuşmuş. Defalarca, art arda dinledim.

Yorgunluk, büyük bir yorgunluğun izleri var şiirde. Dinlerken kendi yorgunluklarımı fark ettim. Uğruna değiştiğim, değiştirdiğim fakat ellerimin yine de boş kaldığı  her şeyi düşündüm yeniden…

Bir amorti…

“Savrulmuş hayatıma bir amorti vursa…”

Şimdi böyle yazdım ya, kendime inat daha çok savaşmak, daha çok değişmek, değiştirmek istiyorum. Kendime inat, yorulan her zerreme inat, daha çok çabalamak, daha çok yorulmak…

Hırs mı bu?

Kim bilir…

İkinci paylaşmak istediğim şiir albümdeki 8. şiir: “Herkes Gitmek İstiyor”

Bu günlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi…
Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim,
Öteki de olmuyor;
Yani herşeyi yüzsütü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
Öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık…
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler,
Bir çocuk daha doğurmalar,
Borçlara girmeler,
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben;
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi taşımak” diye bir deyim vardır.
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler…
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira!
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabi yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe, zaman, keyif denk olsa…
Gün içinde mesela;
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün?
Sabah 9 akşam 18…
Sonra başka mecburiyetler…
Sıkışıp kaldık…
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani…
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba..
Ben her bahar aşık olmam
Ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç, ama olsun…
İstemek de güzel.

Bu şiir de Can Yücel’e ait.

Her zaman otur diyen kazanmak zorunda mı?

Umarım benim için öyle olmaz. “Kalk gidelim” diyen yanda ben varım, umarım en kalabalık yan daima “kalk gidelim” diyen olur.

Söyleyecek pek fazla şeyim kalmadı artık, bu günlük böyle.

Son bir ilave:

Yakın zamanda bende o “kaymak tabakası”na dahil oldum.

Gitmeyi istemenin tadı başka, gitmeninki bambaşka. Birazcık da olsa gidebilmek ise ağızda bir parçacık “şiir tadı” bırakıyor. Yarım bir tat. İyi yazılmış, güzel yorumlanmış bir şiirin tadına doyulmaz. Buna da doyamıyorsunuz, doyuyorsunuz da, yetmiyor. Bir parça, bir parça daha istiyorsunuz.

Gitmenin tadı bambaşka…

Anneden izinli olsa da…

 

~CE_Sum~

Çoban Yıldızı

May20

Teoman’ın insanlık halleri albümündeki ikinci parça “Çoban Yıldızı”. Calogero’nun “Danser Encore” şarkısının müziği ile Teoman’ın sözleri ve buğulu, sakin sesinin mükemmel bir birleşimi. Yumuşaklığıyla içinizi acıtan, masumiyetiyle suçlayan bir şarkı. Dün sabah gördüm, bir de klip çekilmiş şarkıya Teoman’ın yönetmenliği ve senaristliğinde. Gencecik, çocuk denilecek yaşta bir erkeğin savaşta ölümünü konu ediniyor klip. Şarkıya uygun, çaresiz, ümitsiz, kabullenmiş fakat inceden inceye isyan eden, “keşke” diyen bir havası var.

Klip ve şarkının mükemmel uyumu ister istemez düşündürüyor savaşın ne olduğunu bilmeden savaşa giden gencecik yürekleri. Yaşamanın ne olduğunu anlayamadan ölüme yürüyenleri…

Kızabilir misiniz onlara “Şimdi ölmek istemem” dedikleri, veya Teoman’a, bunu dillendirdiği için?…

Ölüm bir son veya değil, bunu tartışmak değil amaç…

Savaş tartışılmalı. Savaşmaya mecbur olmak tartışılmalı. Başkaların çıkarları uğruna ölmenin onur vermesi için düşünceleri daha oturmamış gencecik beyinlerin esir alınması tartışılmalı.

Afrika ülkelerindeki özgürlük savaşlarına, bir parça kokain ve ellerinde birer kalaşnikof ile ölüm yağdırmaya gönderilen, ölen çocuklar tartışılmalı…

Ve tüm bunların hayatlarından başka riske atacak hiçbir şeye zaten sahip olmayan insanlar için “cesaret” olarak lanse edilmesi tartışılmalı…

Onlar hiçbir şey kazanmadan ölüyorlar. Kaybetmeyi öğrenmeden… Feda edecek hiçbir şeyleri yok, feda etmeyi bilmeden ölüyorlar.

Bir hiç için ölüyorlar, çünkü hedefler onlara ait değil…

Hangi petrol kuyusu binlerce çocuğun ölümüne değer?

Hangi şehir için ölmeli gencecik insanlar, “yüzme bilmeden, daha deniz görmeden, hiç güneşte yanmadan…”

Ölmeyi göze alamamış, göze almayı bilmeyen çocukları, anlamadıkları bir savaşa dahil ettiğinizde, siz katil, onlarsa maktul olmazlar mı?

Trafik kazalarında ölenlere üzülmeli, hastalıktan, açlıktan ölenlere üzülmeli, sadece öldükleri için… Ama savaşta gencecik insanların ellerinde silahlarla “ya öl ya öldür” emrine tabii olmaları kimse için anormal olmamalı. “Savaşlara bu kadar genç insanlar gönderilmemeli, onlar ölmemeli” diyen Teoman “Halkı savaştan, askerlikten soğutuyor!” diye etiketlenmeli.

Bunları düşündüğünüzde fikirler uğruna ölenler umurunuzda değilmiş gibi muamele görmeli, şehitlerimize hak ettikleri değeri vermiyormuş gibi anlaşılmalısınız.

Oysa gerçek şu:

Askerlerimiz de şehitlerimiz de ölümden korkmadıkları için değil, ölümü göze alabildikleri için değerliler… Savaşı sevmedikleri, asker olmayı kişisel nedenlerle değil, gerekliliklerden dolayı seçtikleri için bu kadar mukaddesler her biri… Korku olmadan cesaret olamayacağı için cesurlar onlar…

Savaşabilmek için zalim olmak gerekmez, zulmünse hiçbir yerde değeri olamaz…

Ben bu kadar genç yaştaki insanlar, çocuklar savaşlarda ölmesin diye ölebilirim. Savaşlarda, yaşamaya doyamamış, ölmeyi henüz istemeyen kişiler ölmesin diye hayatımı feda edebilirim.

Benim hayatım bu fikri kutsal kılamaz mı?

Evet, herkes soğusun savaştan… Herkes soğusun ki, kimse birbirini öldürmeyi tek çare olarak düşünemesin, sırf kolay olduğu için savaşları tercih edenlerden olmasın hiç kimse…

Artık olmasın…

Merhamet… Lütfen…

~CE_Sum~

Hominem Te Memento*

May16

Hepimiz insanız.

Sadece insan…

Kendini önemseyen, kendinden çok şey bekleyen, kendini düşünen…

Hepimiz aynı şeylere sahibiz: nurdan ruh, ateşten nefis…

Hepimiz beş duyumuzun içine hapisiz.

Hepimiz yaşıyoruz, mecburuz buna, teslim olmaya mecburuz.

Ve hepimiz mecbur olmak kavramından az buçuk nefret ediyoruz.

Hepimiz gerçeği yaşıyor, hayallere sarılıyoruz.

Hepimiz hayatı dramatize ediyoruz. Sanki bizi izleyen yaratıcı için bir sinema filmi çekiyoruz. O, perde arkasını görmüyormuş gibi davranıyoruz bazen. Kendimizi inkar ederek görüntüde kurtulmaya, istediğimiz biri gibi olmaya çalışıyoruz.

Ve başarısız oluyoruz.

Sonra bu başarısızlıklarımıza üzülüyor, kendimize ve istediğimiz gibi olmamıza engel olan Dünya’ya kızıyoruz.

Halbuki eğer filan yerde olsak ne kadar mükemmel biri olacağız. Ya da filanca kişi ile olsak…

Hiç pişman olmayacağız, hiç mutsuz olmayacağız…

Sonra hırslanmaya başlıyoruz. “Hayır, kendi kendimize de mutlu olabiliriz, pişmanlık olmadan yaşayabiliriz.”

Ve yüreğimiz mutsuzluklar içinde çürüse, yada pişmanlıkla alev alev yansa da “Hayır mutluyum!” diyoruz. Daha da ileri gidip “Ben pişman olacağım bir şey yapmam, asla pişman olmadım, olmam!” diye küstahlıklar bile ediyoruz.

Yalanlar gerçekleri örtüyor sanıyoruz,

Ama örtmüyor…

Hiçbir yalan gerçeği yok edemedi hiçbir çağda,

Edemiyor…

Hiçbir yalan gerçeğin verdiği tatmini veremeyecek, ki vermiyor;

Tatminsizlikler artıyor, büyüyor beklentiler, istekler.

Teslimiyet bile kendimizden kaçmak için bahane oluyor sonunda.

Kaçtığımızı sanıyoruz.

“Başarıyorum” diyoruz “Var mı benim gibisi!”

Kendimizle gurur duyuyoruz.

Vardığımız yer içler acısı sonunda…

Sadece mecburiyetler kalıyor hayatımızda. “Yaşamak” kalıyor, mutluluklarla dolu olması gereken “ömür” vadeli hesabında…

İçimiz acıyor…

Nefret ettiğimiz mecburiyetler sonunda sebebimiz oluyor.

Kısır bir döngü başlıyor, yaşamayı yüceltiyoruz. Mecbur olduğumuz“yaşamak”’ı tercihimiz yapıyoruz. Göze aldığımız en büyük tehlike, mecburiyetimiz oluyor. Onu tercih ediyor (!) ve ona sanki ödülümüzmüş gibi sarılıyoruz.

Sanki yaşamamayı gerçekten tercih edecek cesarete sahipmişiz gibi… “Artık yaşamak istemiyorum”’lar bile mecburiyetten söylenmemiş sözler değilmiş gibi…

Hayat sinemasında güçlü rolü oynuyoruz.

Ama aslında acizliklerimize ağlamak geliyor içimizden, ve bunu bile yapamayacak kadar aciz olduğumuzu göremiyoruz…

Takvim yapraklarına tutunuyoruz, sanki tutunmazsak düşecek, öleceğiz… Sanki biz tutunduğumuz sürece o yapraklar çoğalacak…

Fırsatlar kaçırıyor ve pişman olmayı umursamıyoruz. Pişmanlığı bile göze alamayacak kadar korkağız. Korktuğumuzu kabullenemeyecek kadar da kibirli…

Oysa kimi kandırıyoruz ki?

Sadece insanız…

Düşünüyorum ben:

Önce bunu kabullenmek lazım, insan olduğumuzu kabullenmeli önce. Pişmanlıkları, keşkeleri, hataları, sonları göze almalı.

Yarına hayatta olmanın bile garantisi yokken nasıl beklenebilir ki yanlış yapmama lüksü?

Hata yapılmalı, pişman olunmalı, özür dilenmeli, ders alınmalı… Mükemmel “insan” hatasıza eşit olmadı hiçbir zaman…

Sonlardan korkmamalı, sonlara alışmalı…

Sonları sevmeli hatta…

Nasıl olsa bitecek diye başlangıçlar yok edilmemeli…

Cesur olmalı, risk almalı, kayıpların arkasından yas tutmak yerine yenileri için çalışılmalı…

Giden geri gelmeyecek sözü bizi üzecekse üzüntümüz kaçırdığımız başlangıçlar için olmalı…

Kendini olduğu gibi sevebilmeli, kabullenebilmeli…

“Sadece bir insan olduğunu unutmamalı”…

~CE_Sum~

*Hominem te memento: Sadece bir insan olduğunu unutma

« daha eskiler
yeni yazar kayit ve eski yazar giris