Yabancı
Bu günlerde daha sık bakıyorum aynaya. Karşımda gördüğüm yüze alışmaya çalışıyorum. Halbuki yansımamda yeni hiçbir şey yok. Her şeye aşinayım, her bir çizgisine, her bir hattına yüzümün. Bu denli ezberim bir suretin nasıl olup da bana bu kadar yabancılaştığını çözebilmek zor.
İkinci kez görüyorum böylesi yabancı bir yüz. İlki sendin ve seni tanıyamadığım o ipe sapa gelmez anlarda en kötüsünün bu olduğunu düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki, değilmiş. Ve gözlerime senden daha yabancı gelen bu yüzün nedeni de yine sensin ne yazık ki…
Yazık, çünkü sorumlusu ben olsam, “benim yüzümden” dediğim anlarda yalan söylediğimi bilmenin kıskacında sıkılmasa yüreğim, kendimi cezalandırır ve yükümü hafifletirdim. Oysa ne kadar sık suçlarsam suçlayayım kendimi, değişmiyor. Kalbimdeki kanın sorumlusu adaletin kılıcı değil, akrep kadar acımasız bir gerçeğin kıskaçları.
Seni de suçlamıyorum. Suçlu değilsin çünkü. Kendin olmaktan başka ne yaptın ki?
İşte böyle diyorum kendi kendime ve kendimi anlatmak istemediğim herkese. Düşünmekten soluk almayı unuttuğum anlarda, bana küçük mutluluklarla suni teneffüs yapan hayata teşekkür ediyorum önce, sonra da ciğerlerime tıkıştırılmış havayı yine seni aklamak için harcıyorum.
Ama biliyorum ki bir gün gelecek, bugünümü hatırlayamayacak kadar değişmiş olacağım yine. Arkası gerçeklerden kaçamayalım diye kapkara sırlanmış o camlarda, alışmaya çalıştığım başka bir yansıma olacak; gülümseyen, ağlayan, kızan veya küsen… Ben suretimi katman katman soyup, özümden ibaret bir çıplaklık içinde kalmadıkça böyle sürecek bu…
Küçük bir çocukken, her sene uzayan boyum yüzünden çok sevdiğim giysilerim, ayakkabılarım üzerime olmaz hale geldiğinde nasıl da üzülürdüm, belki hatırlarsın. Bu üzüntüydü işte beni büyümek ve hep küçük kalmak arasında bırakan… Çünkü küçülen giysiler neleri kaybedeceğimin sembolü olarak dururlardı karşımda. Hal diliyle şöyle derdi her biri: “Senin değiliz artık. Bir daha da olmayacağız. Israr etme, komik görünmek istemezsin…”
Şimdi de benzer bir duyguyla hüzün damlatıyorum yanaklarıma. Tek fark, sen benim için küçülen bir giysi değil, günü geldiğinde giymek için sandıklarda saklanan, fakat giyilemeden lekelenen, yırtılan, yok olan bir elbisesin. Sandığımdayken bana güç ve umut veren, hiç küçülmeyeceğini, hep benimle olacağını sandığım bir elbise…
Kaybolan hayaller gibi… Çocukluğun masum, uçarı, gerçeklerden bihaber, neşe içinde yüzen anları gibi… Bir daha gelmenin bir yolu yok. Ne ben gel diyebilirim sana, ne de sen daha yakına gelebilirsin şu an olduğun yerden. Acı olan şu ki, daha fazla da uzaklaşamazsın. Aklıma nakşedilmiş anılarla prangalısın hayatıma…
Benimse iki tanıdık yüz var kaybettiğim:
Biri sen…
Öteki ben…
Her şeyi boş ver de, esas neyi merak ediyorum biliyor musun?
Acaba sen de görüyor musun benim gördüğüm yabancıları?
Peki, onlarla yüzleşecek cesaretin var mı?…
~CE_Sum~
