YıldızDer Blog

YıldızDer mezunlarımızdan yazılar, notlar, kişisel yorumlar

Yabancı

December9

Bu günlerde daha sık bakıyorum aynaya. Karşımda gördüğüm yüze alışmaya çalışıyorum. Halbuki yansımamda yeni hiçbir şey yok. Her şeye aşinayım, her bir çizgisine, her bir hattına yüzümün. Bu denli ezberim bir suretin nasıl olup da bana bu kadar yabancılaştığını çözebilmek zor.

İkinci kez görüyorum böylesi yabancı bir yüz. İlki sendin ve seni tanıyamadığım o ipe sapa gelmez anlarda en kötüsünün bu olduğunu düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki, değilmiş. Ve gözlerime senden daha yabancı gelen bu yüzün nedeni de yine sensin ne yazık ki…

Yazık, çünkü sorumlusu ben olsam, “benim yüzümden” dediğim anlarda yalan söylediğimi bilmenin kıskacında sıkılmasa yüreğim, kendimi cezalandırır ve yükümü hafifletirdim. Oysa ne kadar sık suçlarsam suçlayayım kendimi, değişmiyor. Kalbimdeki kanın sorumlusu adaletin kılıcı değil, akrep kadar acımasız bir gerçeğin kıskaçları.

Seni de suçlamıyorum. Suçlu değilsin çünkü. Kendin olmaktan başka ne yaptın ki?

İşte böyle diyorum kendi kendime ve kendimi anlatmak istemediğim herkese. Düşünmekten soluk almayı unuttuğum anlarda, bana küçük mutluluklarla suni teneffüs yapan hayata teşekkür ediyorum önce, sonra da ciğerlerime tıkıştırılmış havayı yine seni aklamak için harcıyorum.

Ama biliyorum ki bir gün gelecek, bugünümü hatırlayamayacak kadar değişmiş olacağım yine. Arkası gerçeklerden kaçamayalım diye kapkara sırlanmış o camlarda, alışmaya çalıştığım başka bir yansıma olacak; gülümseyen, ağlayan, kızan veya küsen… Ben suretimi katman katman soyup, özümden ibaret bir çıplaklık içinde kalmadıkça böyle sürecek bu…

Küçük bir çocukken, her sene uzayan boyum yüzünden çok sevdiğim giysilerim, ayakkabılarım üzerime olmaz hale geldiğinde nasıl da üzülürdüm, belki hatırlarsın. Bu üzüntüydü işte beni büyümek ve hep küçük kalmak arasında bırakan… Çünkü küçülen giysiler neleri kaybedeceğimin sembolü olarak dururlardı karşımda. Hal diliyle şöyle derdi her biri: “Senin değiliz artık. Bir daha da olmayacağız. Israr etme, komik görünmek istemezsin…”

Şimdi de benzer bir duyguyla hüzün damlatıyorum yanaklarıma. Tek fark, sen benim için küçülen bir giysi değil, günü geldiğinde giymek için sandıklarda saklanan, fakat giyilemeden lekelenen, yırtılan, yok olan bir elbisesin. Sandığımdayken bana güç ve umut veren, hiç küçülmeyeceğini, hep benimle olacağını sandığım bir elbise…

Kaybolan hayaller gibi… Çocukluğun masum, uçarı, gerçeklerden bihaber, neşe içinde yüzen anları gibi… Bir daha gelmenin bir yolu yok. Ne ben gel diyebilirim sana, ne de sen daha yakına gelebilirsin şu an olduğun yerden. Acı olan şu ki, daha fazla da uzaklaşamazsın. Aklıma nakşedilmiş anılarla prangalısın hayatıma…

Benimse iki tanıdık yüz var kaybettiğim:

Biri sen…

Öteki ben…

Her şeyi boş ver de, esas neyi merak ediyorum biliyor musun?

Acaba sen de görüyor musun benim gördüğüm yabancıları?

Peki, onlarla yüzleşecek cesaretin var mı?…

~CE_Sum~

yazar: cesum - köşe: kaptan'ın seyir defteri

“O” Kim miydi?

December4

O mu?

Nasıl anlatmalı bilmem ki…

Hem baktığınız her yerde varlığını suratınıza çarpardı,

Hem de yoktu…

Hele bir gitsin, tek bir zerre bile bırakmazdı geride.

Elinde değil, ne yaparsa yapsın böyleydi bu…

Yazarken bile harfleri o kadar çekingen, o kadar uçucuydu ki; sanki okunmaktan korkardı kelimeleri…

Bir gün sormuştum: “Nasıl kendine çekildin bu kadar?”

“Unuttum…” demişti.

“Hatırlamıyorum şimdi.”

“Bir sabah güneş doğdu gözyaşlarımın üzerine;”

“Ve bir daha batmadı.”

“İçimden geçip gitti;”

“Gözyaşlarımdan geçip gittiği gibi…”

“Arkanda her zaman bir gökkuşağı görmem bundan demek” dedim.

Sadece gülümsedi…

Herkesi kendisi yapan şey karanlıklarıdır.

Gölgesidir…

Onun gölgesi yoktu.

Kendini hiçlikte eritiyordu…

Onu varlıkta tutan her neyse kaybetmişti sanırım.

İnsan ters bir şişe. Mantarı çıktı mı bir kez, içinde ne varsa birikmiş, biriktirilmiş, akıp gider. Engel olamazsınız.

O da tutamamıştı biriktirdiklerini…

Her gün yeniden doluyordu ama artık hamallığını yapamıyordu bunların, istese de…

Hiç bu kadar hızlı değişen birini görmemiştim.

Bu kadar hızlı yara alıp sonrada kendini tamir eden…

Bu kadar kolay unutan o yaraları ve hançerleri…

Bu kadar kolay vazgeçen…

Doğru muydu yoksa yanlış mıydı yaptığı?

Kim bilir…

Zaten bir tek doğruya inanırdı o.

“Gerisi sudaki yansımadır…” derdi.

Hiçbir zaman kanıt bulamadım anlattıklarının doğruluğuna.

Ama biliyordum hep gerçek olanın o olduğunu…

Bir şekilde kendimi kendime en yakın hissettiren şeydi çünkü.

Neden bilmem, öyleydi işte…

Bazen merak ederdim;

Nasıl bir şeydi acaba kendini “hiç”te bulmak?

“Merak edilecek bir şey değil.” dedi.

“Belki şimdiden bir an sonra, belki ölümüne bir nefes kala…”

“…sen de kaybolacaksın.”

“İnsan bunun için doğmuş olamaz!” dedim ona.

“Hiçlikte imkansız yok ki…”

“Orada her şey mümkün.”

Anlardım ne demek istediğini. Hissederdim…

Ama anlat deseler, anlatamazdım…

Mümkün değildi bu.

Size kendini ancak o anlatabilirdi…

Bir kez kalbinizi ellerine vermeniz yeterdi. Size geri verdiğinde bambaşka bir şey olurdu aldığınız.

Hem tanıdıktı, hala sizindi o, yabancılık çekmezdiniz;

Hem de farklıydı. Başka hissederdiniz.

Sonra kalbinizde değiştirdikleri gözlerinize, ellerinize, dudaklarınıza yayılırdı.

Daha başka görür, dokunurdunuz.

Daha başka susardınız…

Dünyada ondan başka tek bir şey bunu bir kalbe yapabilir.

Aslında benim için ikisi de aynı şeydi.

Aşk O ydu, O aşktı.

Aşık değildim. O aşkın kendisiydi. Seven ve sevilenin tümüydü.

Ve ben onu gerçekten tanıdığımda anladım, tüm Dünya’nın Güneş’in ve Dolunay’ın aslında nasıl da tek bir şeyden ibaret olduğunu…

 

“Tayfaların Cevapları”ndan…

~CE_Sum~

yazar: cesum - köşe: kaptan'ın seyir defteri

Hayat Ağacı ve Ümit Paçavraları

October11

Kendi dehlizlerimde kayboluyorum…
Bu yolculuğa çıkmak için çok geç kalmış olmalıyım ki artık vurdumduymazlığım yetmiyor kendimi anlayışla karşılamaya… Çocuksu bencilliklerim yetmiyor kendimi haklı çıkarmaya…

Boyum sadece birkaç milimetre… Çünkü eskiden küçük olan kusurlarım artık kocaman görünüyor. Belki de kusurlarım gerçekten büyüktü ve ben aslında onların küçük olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum… Gözlerimle değil egolarımla bakıyordum belki de tüm dünyaya…
Sarhoş gibiyim ve ayıldığımda her hareketimden pişman oluyorum artık. Tek bir adım atmak bile sonsuz vicdan azaplarına sürüklüyor sandallarımı…
Korkuyorum şimdi kendimden. Acizliğimden, öfkemden, nefretimden.
Korkuyorum: bataklıklarımdan, fırtınalarımdan, çamur ve yağmurdan.

Yürüyecek yol, varılacak liman yok.
Engin bir okyanus, sonsuz bir gece…
Ay yok, yıldızlar yok. Orada bir yerde olduklarını biliyorum, ama göremiyorum.

Eskimiş, nazarlarım yüzünden aşınmış kelimelerime bakıyorum.

“…
Ümit taşıdığımız ağır yüklerden biri. Bir çok insan bilmez ama, bizi asıl üzen ümitlerimiz. “Belki de olur”lar bize ne kadar çok şeye mal oluyor aslında.
Hangimiz belki demiyoruz ki? Hangimiz kendimizi teselli etmek için kuracağımız cümleleri ihtimallerin gri dünyasında aramıyoruz? Belirsizlikleri aşmak isterken ümitlerin pususuna düşmüyor muyuz hiç? En zor anlarımızda, “belki”ler pusuda beklemiyor mu bizi?
Kaç kere olmayacağını hissettiğiniz fakat olmasını istediğiniz bir şey için “ya olursa”lara tutundunuz? Ve başarısız olduğunuzda da zaten belliydi demediniz mi? “Belliydi”, bunu o anda kabullendiniz, hatta bu da sizin için bir teselli oldu, şaşkınlıktan kurtardı belki. Peki madem belliydi neden inatla denemeye devam ettiniz?

Peki gerçekte olacağına inanmadığın, içinde birşeyin itiraz ettiği ümitlere sarılmanın anlamı ne? Yarın ölmeme ihtimali kadar sıkı sarıldığın bir yalancı ümit biliyormusun? Ümitlerimiz bizi tuzağa düşürüyor. İyi olacağına inanmak iyiyi istemek başka birşey, ama öyle olacağını düşünerek ters durumu gözardı etmek tamamen farklı bi durum.
Biz ümit ederken bunu yapıyoruz
Öyle olmasını istediğimiz şeylere ümitler besliyoruz ama oraya gidecek yolu düşünmüyoruz.
Maal olacaklarını umursamıyoruz bile çoğu zaman”

Ve karamsarlığın farklı katmanlarını farklı zamanlarda yaşadığımı anlıyorum.
Belki de cüretkarlığımın cezasını görüyorum…

Üç duyumu kaybettim şimdiden. Önce tatlar ve kokular terk etti varlığımı. Aşk tadını kaybettim, sonra da sevincin kokusunu. Ağzımda bir kül tadı var şimdi. İçimdeki yangınlardan kalan küller savruluyor sözlerime. Hepsi gri bu yüzden, hepsi muhataplarını kirletiyor. İnce bir toz örtüsünde kayboluyor beni dinleyenler. Ve bir aksırıkla savuruyorlar cümlelerimi….
Ve gözlerim körleşiyor artık. Yalancı bir karanlıkta kayboluyorum. Önümdeki perdeyi tırnaklarımla yırtmaya çalışıyorum ve ellerimin uzanabildiği her şey yara içinde kalıyor… Daha yakında, daha yakında arıyorum dünyamı örten o siyah atlası… Gözkapaklarım kan içinde…
Tüm dünyam siyah ve kırmızı.
Dünyam kan ve karanlıktan ibaret.

Sadece sesler var. Fısıltılar, çığlıklar, kahkahalar…
Hiçbiri benim aradığım ses değil.
Hiçbiri benim sesim değil.
Artık konuşmuyor içimin sakinleri. Beni yeniden terk etmişler.
Oysa onlara ihtiyacım var. Bana kendimi anlatmalılar.

Sadece dokunabiliyorum; yumuşak, ılık, rüzgar almayan kuytu bir köşe bulmaya çalışıyorum. Dinlenebileceğim, bir mum yakabileceğim… Belki de içimdeki benler soğuğumdan kaskatı kaldılar, belki bir köşede onları bulmamı bekliyorlar, hayır, kaybedecek hiç zamanım yok. Koşmam gerek…
Ama koşamıyorum, hatta yürüyemiyorum. Çünkü ayaklarım yere basmıyor. Soğuk ensemi tutuyor…
Düşüyorum…

Güneş batalı çok oldu…

Hayat binyıllık kurumuş bir çınar ve ben ümit paçavralarımı bağlayacak bir dal bulamıyorum…
Gözyaşı denizinde gemilerim batıyor.
Su alıyorum…

Beyaz kelebeklerimi arıyorum… Beni ancak “O” kurtarabilir, biliyorum…

Sadece çabuk olmasını dileyebiliyorum…

 

Sonsuz denizde pusulasız kalan bir Kaptan’ın seyir defterinden

 ~CE_Sum~

yazar: cesum - köşe: kaptan'ın seyir defteri

Olur ya…

July25

Bir gün yeniden başlayabilir miyim diyordum ama o günün bugün olduğunu hiç tahmin etmemiştim açıkcası. Herşeyi olduğu gibi kabul etmek ve hakikaten Kudret-i Sonsuz’un birer ikramı olduğunu düşünebilmek büyük bir nimetmiş. Her olay, her insan ilerisi için birer hazırlık mahiyetinde olduğundan Yaratıcı’nın seni hayata hazırladığını ve bu hayattaki hazırlıklarının bir çok cihetiyle ukbaya baktığını görebiliyor olmak şimdi bir şükür vesilesi.

 
 Bir mahluku zerrelerinle sevmenin ona yapabileceği en büyük kötülük olduğunu görebiliyor insan zamanla. Sevmekten vazgeçmiyor ama doğru istikamete yönlendirme adına çaba harcayabiliyor. O kudreti damarlarındaki asil insan kanında bulan insan, imanın verdiği neşve ile kâinata meydan okumaktan çekinmiyor. Narsist benlikleriyle bütün mahlukata gıyabında Rabblerine meydan okuyanlar yok mu, elbette var. Ama bir yıldız böceği gibi yanıp sönen mukavemetleri onları yarı yolda bırakabiliyor. Oysa insan bilse kendi içinde mahfuz benliğini yaratan Rabbi en mükemmeldir, zannediyorum başka kapıya yönelmekten hayâ ederdi.
 
 Demek ki bilmiyoruz. Rasul-u Kibriya nın ifade buyurduğu gibi, hakkıyla bilseydik yapar mıydık?
 
İçimde bir his, acı desem değil, mutsuzluk desem değil, hayecan desem değil ama içimde birşey var. Cehaletin verdiği ızdırap olmasından şüphelensem de beni harekete geçirmeye yetecek enerjisi olmayan bir şey bu. Bilemiyorum fazlalaşsa beni öteleyecek kıvama gelir mi?
 
İnsan bilmediğinin peşine fütursuzca düşemiyor. Cesaret edemiyor, bilmeye… Öğrenme arzusu bir laf kalabalığı olarak not düşülüyor defterlere. Hayırlı olanı niyete almak sevaptır ama sadece o sevapla iktifaya çalışmak büyük bir aldanmışlık olsa gerek.
 
Bazen diyorum, bir bilenin dizinin dibine otursam hep dinlesem, anlamaya gayret etsem, onun için çalışsam, hiç ücret talep etmesem ama öğrensem sadece öğrensem… Belki o zaman ilim kapılarını biraz aralar, yine belki içeriye girmek fırsatı bulurdum, kim bilir . . . Allahu Alem
yazar: sonsuz - köşe: sonsuzluk

Hazırlık

July25

Önünüze çıkan fırsatları kaçırmamak, hazırlıksız konuşmaya davet edilmek gibi birşey. Yani doğru konu ve doğru cümleleri hızlı bir şekilde bulmak kadar olası birşey… Bilemiyorsunuz nereden başlamanız gerektiğini, ya bu fırsat da elimden giderse diye düşünmekten belki, girişemiyorsunuz bir işe. Kolay olmuyor, özellikle de arzulanan şey çok hayırlı ve güzelse nezdinizde, hiç kolay olmuyor.

  …
 Sonra düşününce anlıyoruz ki, bütün bu güzellikleri Yaratan, onlara hükmetmeye de muktedirdir. Bunda zaten şüphe yok. Ancak dildeki kalbe kolay(!) inmediğinden olsa gerek, tam tevekkülü sağlayamıyoruz. Ya tamamen esbaba sarılıyor, çalışacağım ve olacak diyoruz yahut hiç çalışmayıp, sebeplere hükmeden O, beni O geçirecek bütün derslerimden deyip oturuyoruz.
 
 Çok sıhhatli olmayan bir söz var, her nedense Efendimiz’e (s.a.v) atfedilmiş, ne var ki O’nun söylediği bir söz değil; ” Hiç ölmeyekmiş gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi ahiret hayatı için çalış.” belki “tevekkül”ün kaidelerine tam uymamız adına her iki taraf içinde çalışmalıyız gibi bir düşünce çıkarılabilir bu sözden. Ama yanlış bir söz. İnsan dünyaya bir meslek edinmek,çoluk çocuğa karışmak için gönderilmemiştir. Mal, evlad gibi şeyler bir oyundur ve Yaratıcı onları bize dünyada sebat etmemiz için vermiştir. Hal böyleyken biz kırılgan oyuncaklarımıza iyice sarılmış, Allah muhafaza kaybedenlerden olmuşuz.Tam aksi olsa ki doğru olan o, oyuncaklarımızla sadece oyun oynasak,daha fazla anlamlar atfetmesek onlara, esas vazifemizle hemdem olsak, kul olsak yani Allah dünyayı bizden alacak değil ya. Zaten rızkınıza ben kefilim demiyor mu?
 
 Mesnevî-i Nuriye’de geçiyordu,Rezzak-ı Rahim, bütün mahlukuna onları hayatta tutacak kadar rızıklarını gönderirmiş, fazlası içinse çalışmak şartı koymuş.”Insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (en-Necm, 53/39); “Inanıp iyi işler yapanlara, Allah, ücretlerini tam olarak verecektir” (Âlu Imrân, 3/57);”Biz elbette, iman edip işini iyi yapanların ücretini zayı etmeyiz” (el-Kehf, 18/30) gibi ayetlerle çalışanı asla zayi etmeyeceğini bize söylemiş. Çalışmayla süslenmiş bir ukba hazırlığı düşünsenize… Kim bilir mükâfatı nasıl birşey olacak.
 
 Bediüzzaman üslûbuyla: Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı; hep lillâh, livechillâh, lieclillâh dairesinde hareket etmelidir.. etmelidir ki şu fani ömrün gün, saat, dakika ve saniyeleri bekâ yolunun zaman parçacıkları hâline gelsin ve onun ebedî saadetine vesile olabilsin…
 
 Hiç ölmeyecekmiş gibi düna hayatına çalışacak takatimiz varsa bunu Allah’ın rızasını kazanmak üzere sarfetmeliyiz. Ki “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.”
yazar: sonsuz - köşe: sonsuzluk

Can

July25

Allah için sevmenin ne demek olduğunu biliyorum artık.
Bir mukabele beklemeksizin, hayır üzere sebat edilebilen bir muhabbet bu.
İçine haram karışmayan, bir zerre dahi necîse düçar olmamış…
Bir nevi aynı yolda yürüme ama farklı şeritlerde…
İçinize sinen birşey… Yanlışı olmayan…
Sarsılmayacağına emin olduğunuz, nerede olsa çıkıp gelir ama vakit bu vakit değil dediğiniz…
Sırf rıza-i İlâhi’yi umarak meşru dairedeki lezzetiyle iktifa ettiğiniz, başka nasıl olur diye düşünmediğiniz…
Yalnızlık pahasına, bir ömür bekleyebildiğiniz…
Gelmese de olur, varlığından haberdar olmak bile güzel dediğiniz…
Bu muhabbet içinizdeyken, “sabrımla umulur ki cenneti kazanayım” dediğiniz ve sonunda Hakk tarafından ödüllendirildiğiniz…
Evet, Allah için sevmenin ne demek olduğunu biliyorum artık.

Seni Allah için seviyorum, can…

yazar: sonsuz - köşe: sonsuzluk
« öncekiler
yeni yazar kayit ve eski yazar giris